Sayfalar

10 Şubat 2012 Cuma

Crowdfunding - 4 (Amerikan Tarihi)

Kıvılcım Anı
“Bulaşıcılık, küçük nedenlerin büyük bir etki yaratması ve değişimin kademeli olarak değil de çarpıcı bir noktada aniden gerçekleşmesi, işte bu üç özellik kızamık hastalığının küçücük bir sınıftan tüm ilkokula yayılmasını veya gribin her kış boy göstermesini tanımlayan üç prensiple birebir uyuşuyor. Bu üç özellik arasında, salgınların çarpıcı bir noktada yükselmesi veya düşmesi fikri en önemlisi; zira diğer ikisini anlamlandıran ve modern değişimlerin gelişim seyirlerine dair en sağlam ipucunu veren prensip, bu. İşte Kıvılcım Anı, salgınlarda her şeyin bir anda değiştiği bu çarpıcı noktaya verdiğimiz isim.
Hepimiz aslında değişimlerin kademeli olarak gerçekleşmesi gerektiğine inanırız. Beklentilerimizi, zamanın kendi sakin akışı belirler. Ama Kıvılcım Anları’nın hâkim olduğu bir dünya, beklenmeyenin beklenene dönüştüğü, radikal değişimin sadece küçük bir olasılığın ötesinde bir şey haline geldiği bir yerdir. Bu dünyada ani değişim bütün beklentilerimize karşın kesindir.
Tüm bunların temelindeki amaç; eğitimciler, ebeveynler, pazarlamacılar, girişimciler, iş adamları ve politikacılar olarak başarmak istediğimiz her şey üzerinde belirleyici rol oynayan iki basit soruyu yanıtlamak. Neden bazı fikirler, davranışlar veya ürünler salgına dönüşürken, diğerleri başarısız oluyor? Ve kendi olumlu salgınlarımızı bilinçli olarak başlatmak ve kontrol altında tutmak için neler yapabiliriz?
Gelin hep beraber önce kısa bir Amerikan tarihine çıkalım…
BOSTONDA’Kİ BİR AT ÇİFTLİĞİNDE çalışan genç bir seyis, 1775 yılının 18 Nisan’ında, akşamüstü, bir İngiliz subayının yanındaki kişiye, “yarın ortalık cehenneme dönecek” gibi bir şeyler dediğini duydu. Bunu duyar duymaz da Boston’un North End bölgesindeki demir ustası Paul Revere’in evine koştu.  Revere haberi endişeyle dinledi çünkü bugün kulağına çalınan ilk söylenti değildi bu. Bir süre önce de normalden fazla sayıda İngiliz subayının, Boston/Long Wharf’da toplandığına ve aralarında alçak sesle konuştuklarına dair haberler almıştı. İngiliz Filosunun mürettabatı, Boston limanında, Kraliyet Donanması’na ait “Somerset” ve “Boyne” adlı gemilerin altındaki teknelerde toplanmış, gemileri telaşla limana bağlıyordu. Diğer bazı denizciler de, aynı sabah limanda son dakikaya bırakılmış ayak işlerini tamamlarken görülmüşlerdi. Boston’un kuzeybatısındaki Lexington’a ilerleyecekler, sömürge bölgesinin siyasi liderleri John Hancock ve Samuel Adams’ı tutuklayacaklar, sonra da bölgedeki yerel milislerin silah ve mühimmat sakladıkları depolara el koymak amacıyla Concord kasabasına doğru harekete geçeceklerdi.
Bundan sonra olanlar, Amerikalı her öğrencinin ezbere bildiği masalsı bir tarif efsanesine dönüştü. 18 Nisan gecesi, saat onda, Warren ve Revere buluşmuşlardı. Boston çevresindeki halkı İngilizlerin ilerleyişine karşı uyarmaları gerektiğine karar vermişlerdi; böylece yerel milis kuvvetleri İngiliz askerlerini karşılamaya hazır olacaktı. Revere, Boston Limanı’ndan feribotla Charlestown’a geçmiş ve oradan atla Lexington’a doğru “gece yarısı yolculuğuna başlamıştı. İki saat içinde 20 km yol almıştı. Yol üstünde geçtiği Charlestown, Medford, Kuzey Cambridge, Menotomy gibi tüm kasabalara haberi aktarmış, tek tek kapıları çalarak sömürge bölgesinin yerel liderlerini İngilizlerin planları konusunda uyarıp, bu haberi tanıdıkları diğer cemaat liderlerine de ulaştırmalarını istemişti. Kilise çanları çaldırılmış, dört bir yana davullu çığırtkanlar yollanmıştı. Yerel liderler, Revere’nin ilettiği haberlerin, gönderdikleri atlı ulaklar vasıtasıyla tüm bölgeye bir virüs gibi aktarılmasını sağlamıştı. Haber Licoln/Massachusetts’e sabaha karşı birde, Sudbury’e üçte, Boston’un altmış kilometre kuzey batısındaki Andover’e beşte ve son olarak hayli batıdaki Worcester’e bağlı Ashby’e sabah dokuzda ulaşmıştı. İngilizler en nihayet 19 Nisan sabahı Lexington’a doğru hareket başlattıklarında, iç kesimlere yönelik bu ani saldırıları, örgütlü ve sert bir direnişle karşılanmış, askerler büyük bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı yaşamışlardı. İngiliz askerleri o gün Concord’da milis güçleriyle karşı karşıya gelmiş ve darmadağın olup bozguna uğramışlardı. Bu ilk yüzleşme ve çatışma Amerikan Devrimi olarak bilinen savaşın başlangıç noktası olmuştu.
Tüm bunlara rağmen, söylentinin hala gizemli ve çözülememiş bir yanı mevcut. İnsanlar her türden bilgiyi sürekli olarak birbirlerine aktarıyorlar. Ama bu bilgi alışverişi sadece nadir durumlarda bir söylenti salgınını tetikleyebiliyor.
Paul Revere’in yolcuğu örneğinde bu sorunun yanıtı basit gibi görünüyor, değil mi? Zira Revere, sansasyonel bir haber aktarıyordu en nihayet: İNGİLİZLER GELİYOR ! Ama o gece yaşanan olayları daha yakından incelerseniz, bu basit yanıtın da bilmeceyi çözmediğini görürsünüz. Revere, Boston’un kuzey ve batısına doğru yolculuğuna başladığı sırada, William Dawes adında genç bir deri tabaklama ustası da, aynı amaç doğrultusunda Boston’un batısındaki kasabalar üzerinden Lexington’a doğru acilen yola koyulmuştu. Revere’la aynı mesajı taşımış ve aynı sayıda kasabayı geçerek aynı mesafeyi katetmişti. Ama Dawes’in yolculuğu sırasında uğradığı kasabalarda, Rever’in güzergahı üzerinde yarattığı yangına benzer bir kıvılcım ateşlenmedi. Yerel milis önderleri Dawes’in aktardığı haberlerden pek tedirgin olmamışlardı. Hatta Dawes’in yol üzerinde uğradığı büyük kasabalardan birisi olan Waltham’dan ertesi günkü çarpışmaya o denli az milis katılmıştı ki, tarihçiler sonraları Waltham’ın İngiliz yanlısı bir nüfusa sahip olduğu sonucunu çıkarmışlardı. Hâlbuki durum böyle değildi.
Waltham halkı İngilizlerin gerçekten geldiğine ikna olduklarında vakit artık çok geçti. Eğer bir söylenti salgısının tetiklenmesi açısından tek önemli unsur haberin kendisi olsaydı, Dawes de günümüzde Paul Revere kadar tanıdık bir isim olurdu. Ama durum böyle değil. O halde şu soru akla geliyor: Dawes başarısız olurken neden Revere, ismini günümüze taşıyacak kadar büyük bir başarı elde etti?
Bu soruyu şöyle yanıtlamak mümkün:
Her hangi bir sosyal salgının başarıyla kıvılcımlanması, nadir rastlanan belirli sosyal becerilere sahip kişilerin, bu salgının yayılması sürecine ne derecede iştirak ettiklerine bağlıdır. Revere’nin haberi bu kıvılcımları yaratırken, Dawes’den gelen haberler böyle bir sonuç doğurmadı çünkü iki adam arasında önemli farklar mevcuttu.”
Bu anlatılanlar ışığında günümüzde yaşanan Arap baharını, Facebook etkisini veya diğer konuları yorumlayabiliriz. Lakin şu bir gerçek ki 21. yüzyıl insanların daha çok paylaşarak refah yaratmayı seçecekleri bir yüzyıl olacak. Bu kadar sosyal paylaşım sitesinin olmasını ve ülkelerin domino taşı etkisiyle birbirlerini hem ekonomik hem de politik olarak etkilemesini bu ve benzer şekillerde değerlendirebilmek mümkün. Amerikan Başkanı OBAMA’nın Mısır konuşmasında söylediği cümle zaten neler yaşanacağına işaret ediyor: “21. Yüzyıl Girişimcilik Çağı Olacak” diyor. Dolayısıyla bu argümanı destekleyecek gelişmelerin yaşanması hiç de beklenmedik bir durum olmayacaktır. İşte bu nedenle Crowdfunding benzeri sosyal destek üzerine kurulan ticari sitelerin yaygınlaşması giderek daha çok artacak ve insanlar birkaç sene önce hayal bile etmedikleri şeyleri yapmaya başlayacaklar. Yoksa başka türlü ne Afrika’da ne Ortadoğu’da ne de dünyanın diğer yerlerinde projesi olan küçük girişimciye devletin veya büyük sermayedarların yeterli derecede ulaşması mümkün olmayacaktır. Bu kişilere yine kendileri gibi grupların bir araya gelerek topladığı fonlar ancak kurtarıcı olabilecektir.
Türkiye’de bu noktada hem melek yatırımcılığı destekleyecek hem de mikrofinansman sağlayacak crowdfunding benzeri platformları oluşturmanın hem bu yüzyılın ruhuyla hem de ülkemizin potansiyeliyle çok uyumlu olduğunu düşünüyorum. Bu işlerin gelişmesi sizlerin de yukarıda gördüğü gibi bazen yüz kişi yerine bir iki kişinin harekete geçmesine bağlı olabiliyor. Ama bu kişilerin kimler olacağını bilemeyebiliyoruz. Bazı insanlar Türkiye’de girişimcilerin ve yatırımcıların virüs gibi salgın şeklinde çoğalabileceğine ihtimal vermiyorlar. Ama ben günümüz imkânları dâhilinde bunun pek tabi mümkün olabileceğini düşünen azınlıklardan birisiyim ve benim gibi düşünen insanların sayısı arttıkça yakın gelecekte elinde doğru bir projesi olan her insanın bir şekilde maddi kaynaklara ulaşabileceğine de inanıyorum.
Derleyen:
Can Uludağ
canuludag@gmail.com

9 Şubat 2012 Perşembe

Crowdfunding - 3 (ABD'de Yatırımcı Olmanın Şartları)


ABD’de Yatırımcı Olmak Kolay Mı?
Başka ülkelerde yatırımcı olmanın ne kadar zor olduğunu bilmeyenler için Türkiye’de sunulan fırsatları anlamanın pek mümkünatı yok. Hepimiz zannederiz ki tüm dünyada iş bulamayan kişiler bizler gibi ticarete giriyor veya bizler gibi hemen kısa yoldan nasıl köşe dönüleceğinin hesaplarını yapmaya başlıyor. Ama bu işler bu kadar kolay değil ve artık giderek de zorlaşacak. Dışarıdan çok basit olarak görülen ve bizlerin bu da yeni Titan zinciri mi diyeceğimiz henüz bebeklik çağında olan Crowdfunding yönteminin sonuçlarını gördüğümde adeta şaşkınlığımı gizleyemedim. Araştırmalarımı sizlerle zaman zaman paylaşıyor olacağım. Bu vesileyle daha önceden sadece kulak aşinalığım olan ama araştırmaya bile gerek duymadığım bir konuda da bilgi sahibi olma imkânını elde etmiş oldum. Demek ki insan bir hedef uğruna yola çıktığı zaman birçok konuda emsallerinden çok daha fazla şey öğrenebiliyor. Dolayısıyla hiçbir şey yapamamış bile olsanız araştırma sürecinde edindiğiniz bilgiler ve tecrübeler sizlere ileride çok farklı kapıların açılmasına neden olabilir. En azından ben böyle inanıyorum.
Amerika’da ve bazı ülkelerde akredite yatırımcı denilen bir kriter var. Bu kritere göre sizlerin yeni kurulacak bir işletmeye yatırım yapmanız, bir Ltd. şirketine ortak olmanız, Hedge Fon, Özel Sermaye Piyasası (halka açık olmayan şirketlere yatırım yapılan piyasa) ve melek yatırımcılık (parası ve sektörel tecrübesi olan insanlar) networklerine yatırım yapabilmeniz için akredite yatırımcı olmanız gerekiyor. Yani ben gideyim de şu küçük firmaya yatırım yapayım çünkü bu adamlar geleceğin Microsoft’u olacak diyemiyorsunuz. ABD bu tür yatırımları risk seviyesi yüksek olan yatırımlar arasında gördüğü için bunlara yatırım yapacak ve dolayısıyla bunların sağlayacağı dudak uçuklatacak karları almak için akredite yatırımcı olmak denilen bir kriter getirmiş. Mesela ünlü Bodyshop Mağazalarına en başta yatırım yapan melek yatırımcıların yatırdıkları paradan 4000 kat daha fazla getiri sağladıkları düşünülürse ne demek istediğim daha net anlaşılacaktır.
Akredite yatırımcı olmak için oturmuş olduğunuz ev hariç en az 1,000,000$, bugünün kuruyla yaklaşık 1.8 Milyon Türk Lirası Net varlığınızın olması gerekiyor. Ya da son iki yıldır yıllık en az 200,000$ kazancınız olması belirtiliyor. Eğer evliyseniz iş biraz daha zor. Çünkü o durumda sizin ve eşinizin toplam gelirinin son iki senedir yıllık en az 300,000$ olması bekleniyor. Bu kişilerde genelde üst düzey yöneticilerden oluşuyor. ABD içerisinde toplamda 4 milyon kişinin bu kriterlere uyduğu düşünülüyor. Dolayısıyla riski büyük ama kazancıda büyük olan bir işe yatırım yapmanızın mümkünatı kalmıyor. Bu yasa 1933 yılında yürürlüğe girmiş.
Eyalet yasalarına göre akredite yatırımcı olmak (Rule 501 of Regulation D)için aşağıda listelediğim detaylı kriterlerden birisine uygun olmanız gerekiyor:
1-       Banka, Sigorta Şirketi, Kayıtlı Yatırım Şirketi, İş Geliştirme Şirketi veya Küçük Yatırımcılara Yatırım Yapan Yatırım Şirketi olmak;
2-       Eğer emeklilik birikimleriniz bir banka, sigorta şirketi veya kayıtlı bir yatırım danışmanın kararları doğrultusunda belirlendiyse ve toplam varlığınız 5,000,000$’ı geçiyorsa
3-       Toplam mal varlığınız 5,000,000$’ı geçen bir Hayır Kurumu, Şirket ve Ortaklık iseniz;
4-       Müdür, Genel Müdür veya hisse satışı hakkına sahip bir ortak iseniz
5-       Bütün ortakların akredite yatırımcı olduğu bir iş yeri iseniz
6-       Eviniz hariç siz ve eşinizin toplam varlığı bugünün satın alma paritesiyle 1,000,00$’ı geçiyorsa
7-       Yıllık geliriniz son 2 senedir 200,000$ veya evli iseniz toplam yıllık geliriniz son 2 senedir 300,000$ ve üzerinde ise
8-       Mal varlığı 5,000,000$ı geçen bir Tröst iseniz
 İşte ABD’liler bu açığı kapatmak için Crowdfunding Yönteminden faydalanmayı düşünmüşler. Bu sayede akredite olmayan küçük girişimcilerin henüz yeni olan işletmelere yatırım yapmalarına imkân sağlayacak bir boşluk oluşturulmuş. Ama ABD senatosu bu boşluğu fark ederek bu sene yeni bir yasa geçirdi. Bu yasa bizler için hayallerimizin bile ötesinde olan internet üzerinden halka arz edilmemiş şirketlerin hisse senetlerinin satışıyla ilgili. Bu yasayı daha sonraki yazılarımda paylaşacağım. Ama Crowdfunding’in birçok versiyonu var ve benim şu an için Türkiye'de yapılabilir gördüğüm formatı da sizlere zaman içerisinde anlatacağım.
Can Uludağ

Çin vs. Hindistan

Çin ve Hindistan’ın Geleceği

Demografik değişimler dünyanın en kalabalık iki ülkesini de değiştireceğe benziyor.

Çin ve Hindistan son 10 yılda ekonomik olarak büyük atılım gösterdiler, fakat RAND Corporation’ın çalışmasına göre eğer bu refah artışını kalıcı hale getirmek istiyorlarsa o zaman yaşam standartları, alt-yapı ve demografik değişimler gibi önemli konuları ele almaları gerekecek. Bu konuda RAND Corp. tarafından çıkarılan 2025 raporuna göre Çin ve Hindistan, nüfus büyümesi, ekonomi, bilim, teknoloji, savunma ve diğer alanlarda karşılaştırmalı değerlendirilmiş.

Rapor bu iki ülkenin dünya sahnesindeki rolünün gösterecekleri gelişimlerden ve birbirleri arasındaki rekabet ve işbirliği faktörlerinden etkileneceğini belirtiyor.

Rapora göre Hindistan’ın iş gücü gıpta edilecek derecede genç ve çok hızlı büyüyor. Nüfusu eğer Çin’in nüfus artış hızının 2 katı olarak devam ederse 2028’e kadar Çin nüfusunu geçmesi bekleniyor. Ve daha ilginç olanı Çin nüfusu 2050’den sonra küçülürken Hindistan’ınkinin hala büyümeye devam edeceği düşüncesi.

Bu nüfus avantajını iyi kullanabilmek için Hindistan’ın kadınlar için hem eğitim sistemini geliştirmesi hem de kariyer fırsatlarını arttırması gerekiyor. Ayrıca yaşam standartları ve sağlık kalitesinde de iyileşme göstermesi gerekiyor ki genç nüfus başka ülkelere göç etmesin.

Hint nüfusunun bu demografik değişimi ister gelecekteki ekonomik büyüme için bir dinamo olsun isterse de bir felaket, şurası gerçek ki Hindistan, girişimci, inovatif, rekabetçi ve açık pazar ekonomisinin sağlamış olduğu üretken istihdam fırsatlarıyla orantılı olarak bir sonuç elde edecek.

2025 raporunda Çin’in şu anda teknolojik olarak iyi bir durumda olduğu ve ayrıca eğitimli bir iş gücüne sahip olduğu belirtilmiş.  Bu hızla devam ederse Gayri Safi Milli Hasıla olarak 2025 yılına kadar Hindistan’ı geçmeye devam edeceğini öngörebiliriz. Lakin Çin’in yaşlı nüfusu sayısı çoğu endüstri ülkesinde olmadığı kadar hızlı artıyor. Bunun yanı sıra Çin geniş kapsamlı bir sosyal güvenlik mekanizmasına veya emeklilik sistemine sahip değil. Bu durumda eninde sonunda yaşlı emeklileri çalışan nüfusa bağlı olmaya daha fazla itiyor.

Yaşlanan nüfusun hızla artması ülkede sağlık masraflarının da sürdürülebilir seviyelerin üzerine çıkmasına neden oluyor. 2000-2006 yılları arasında ülkedeki sağlık harcamaları neredeyse iki katına çıkmış. Hindistan’ınki Çin’e kıyasla daha küçük bir artış göstermiş ama %50’de büyük bir oran sayılır. Dolayısıyla her iki ülkenin sağlık harcamalarının giderek artması bekleniyor ama Çin’in harcamaları daha çok olacağa benziyor.
Rapor Çin ile ilgili başka bir noktaya daha değiniyor. Rapora göre Çin’in gelecekteki demografik değişimi ekonomik gelişim için zorluklar oluşturuyor. En azından Hindistan’a kıyasla yönetmesi daha zor olan bir durum ortaya çıkarıyor.

RAND Corp.’un kıdemli ekonomistlerinden Julie DaVanzo Çin’in çalışan nüfusunun emeklilik birikimi yapması için kolaylıklar sağlanması gerektiğini söylüyor. Böylece yaşlı nüfusun geçim yükü devlete veya akrabalarına bırakılmadan kendi birikimleriyle karşılanabilir diyor.  Çünkü şu anda kadın iş gücü yaşlı akrabalarına bakmak için işlerinden istifa etmek durumunda kalıyorlar.

Bilinenin aksine DaVanzo bu konuda Çin’li liderlere ailelerin daha fazla çoçuk sahibi olmasını desteklemesini tavsiye ediyor. Ama bu yalnızca Çin için uzun vadede bir çözüm olabilir, kısa vadede değil. Çünkü bugün doğacak bebekler önümüzdeki 20 sene iş gücüne katılamayacaklar.
Hindistan da ise tam tersi bir durum var. Onlar da gittikçe gençleşen nüfusundan dolayı endişe etmeli. RAND yazarlarından Wolf Jr. bu konuda bir noktaya dikkat çekiyor ve hem Çin hem de Hindistan’ın çalışan nüfüsunun %65-%70’ini erkeklerin oluşturduğunu söylüyor. Tabi buradaki esas soru bu genç kitlenin en zekilerinin ileride başka ülkelere göç edip etmeyecekleri sorusu olarak akıllara geliyor.

Wolf’ün değerlendirmesine göre Hindistan hızla artan genç nüfus için yüksek ücretler ödeyen daha çok iş fırsatı yaratmak zorunda. Çin ise demografisindeki bu değişimleri daha düşük maliyetlerle teknoloji de üretkenlikte ve yönetimde yüksek seviyeleri yakalayarak aşabilir diyor. Böylece çalışanlar daha çok ekipmana ve daha yeni teknolojilere kavuşacak ve böylece genç nüfustaki azalış trendi dengelenebilecek.

Wolf hangi ülkenin bir diğerine üstün geleceğini bilmediklerini belirtiyor. “Her ikisi de kendi güçlüklerine sahip ve bu durum daha sert bir ekonomik ve politik mücadeleyi beraberinde getirecektir. Eğer rekabet konusunda ihtiyatlı davranılırsa bu durum karşılıklı işbirliğinin de oluşmasına yol açacaktır.”

Savunma harcamaları konusunda ise ne Çin’in ne de Hindistan’ın ciddi bir artış göstermesi beklenmiyor. 2009-2010 yılları arasında Çin’in savunma harcamalarındaki artış oranı %15’den %7.5’e gerilerken 2011’de yeniden artış gösteriyor.

Çin’in çevresel problemler, toplumsal istikrar ve diğer talep edilen haklar konusunda kendi içinde oldukça problemli olduğunu görüyoruz. Bu nedenle Çin’in daha fazla savunma harcamasını içeren bir politika gütmesinin beklenmediği ifade ediliyor.

Hindistan ise savunma harcamalarını ortalama bir seviyede arttırmış ve buna devam edeceği de belli oluyor. Ama Hint hükümeti de savunma için daha öncesinde ayırmış olduğu bütün parayı harcamamayı tercih ediyor.

Kaynak: “China and India, 2025: A Comparative Assessment” by Charles Wolf et al., RAND, www.rand.org, and interviews with Wolf, Julie DaVanzo, and Eric V. Larson.

Çeviren: Can Uludağ
canuludag@gmail.com



India vs. China


Growing Pains Ahead For China and India
Demographic change will challenge the world’s two most populous countries.

China and India have been flourishing economically over the last decade, but they will have to tackle significant challenges of demography, infrastructure, and standards of living if they want to ensure steady prosperity in decades to follow, according to a RAND Corporation study, “China and India, 2025: A Comparative Assessment.” The report compared the two countries on population growth, economics, science and technology development, and defense, and it assessed where they might trend in each area between now and 2025.

“Each country’s role on the world stage will be affected by the progress that it makes and by the competition and cooperation that develop between them,” the study states.

India’s workforce is enviably young and growing, thanks to steady population increase: With a population growing at twice the rate of China’s, India may eclipse China’s population by 2028, the study predicts. And India’s population will continue to grow after 2050, while China’s population slowly shrinks.

To capitalize on this population growth, however, India must improve its education system and expand career opportunities for women. It must also raise overall living standards and the quality of health care, so that skilled young professionals do not emigrate out.

“Whether India’s demographic advantages will be a dividend or drag on future economic growth will depend on the extent to which productive employment opportunities emerge from an open, competitive, innovative, and entrepreneurial Indian economy,” the report states.

China has the edge technologically, and its workforce is considered to be better educated, according to the report, which forecasts that China’s GDP will continue to exceed India’s through 2025. But China’s elderly population is growing at an ominously faster rate; unlike most industrialized countries, China does not have an extensive social security or retirement pension system in place to help retirees support themselves in their later years. The country could eventually have too many dependent retirees for its working population to support.

This aging trend could also push China’s health-care costs to unsustainably high levels. The country’s per capita health expenditures already doubled between 2000 and 2006. India’s grew by a smaller but still significant 50%. Both nations’ health expenditures are expected to keep growing, but China’s will grow much more.

“China’s projected demographics are creating a challenge for its economic development—a potential economic drag—that may be more complex to manage compared with the situation of India,” the report states.

Julie DaVanzo, a RAND senior economist and co-author of the study, says that China should strive now to make it easier for working people to build up retirement savings.

“It needs to enable them to support themselves in old age so that this burden doesn’t fall to the state or fall to families in such a way that it impedes their economic opportunities—such as women dropping out of the labor force to care for older relatives,” DaVanzo told THE FUTURIST.

She also recommends that Chinese leaders encourage families to have more children. However, that will only help in the long term, not the near term, since babies born now won’t reach working age for another two decades.

Most industrialized countries have rapidly aging populations and anticipate some consequent fiscal strain. Fortunately for them, steady influxes of working-age immigrants partially offset the aging shifts. China cannot bank on immigrants, however, because of the comparatively low fertility rates of most of its neighbors, according to DaVanzo.
“China is so large that immigrants might be a drop in the bucket,” she says.

India has to worry about its young population, too, however. Study lead author Charles Wolf Jr., a RAND distinguished chair in international economics, says that both China’s and India’s working-age populations skew 65%–70% male. With such a gender imbalance, it will be all the harder for either country to keep skilled male professionals from leaving.

“There is a big question of whether that excess of the male cohort will lead to the best and the brightest emigrating,” he says.

According to Wolf, India has to create more high-paying job opportunities for its rising pool of young job seekers to pursue. China can weather its own demographic decline, Wolf adds, if it concentrates on advancing technology, productivity, and management so as to achieve the most possible, at the lowest costs, with a reduced workforce that has more retirees to support.

“The workers will have more equipment and technology to work with, and that compensates for the downward trend in the working-age population,” he says of China’s labor force.

Wolf also says that it is not clear that either country will have a complete advantage over the other. With each having its own share of difficulties, however, they could turn toward sharper economic and political rivalry, short of all-out war.
“There is more room for cooperation and there is more room for rivalry, and if they are prudent in managing the rivalrous aspects, then the cooperative ones will dominate,” he says.

RAND senior policy researcher Eric V. Larson, author of the study’s chapter on defense spending, finds hope for peaceful competition. Neither India nor China is likely to substantially increase its defense spending. The rate of growth of China’s defense expenditures fell from 15% to 7.5% between 2009 and 2010, and while it rose again in 2011, Larson says that internal difficulties will render large future increases unsustainable.

“China faces many more problems domestically, [such as] environmental problems, social stability, and other sorts of potential claimants. I think that China is less able to carry higher levels of defense spending,” he says.
India has raised its defense spending modestly and will likely continue to do so. Furthermore, the Indian government does not usually spend all the money that it allocates toward defense.

“They’ve got some undeveloped capacity,” Larson concludes.—Rick Docksai

Source: “China and India, 2025: A Comparative Assessment” by Charles Wolf et al., RAND, www.rand.org, and interviews with Wolf, Julie DaVanzo, and Eric V. Larson.

Can Uludağ
canuludag@gmail.com

İçsel Bilgisayar

Ölmeniz Şart (!)
“Bilinç dışı, Sigmund Freud'un psikanaliz kuramında geliştirilmiş bir kavramdır. Buna göre, Bilinç yapısı ikili bir nitelik taşır. Yani görülen bilinç hallerinin gerisinde çok daha derinde ve görünmez bir bölgede işleyen başka bir yapı daha söz konusudur. Bu bölgenin adı bilinç dışıdır ve bilinç durumunu etkileyen asıl olarak bu yapıdır. Freud'un bilinçaltı ile ilgili imgelemeyi güçlendiren bir yorumu vardır. Freud bilinci okyanustaki buzdağına benzetir. Suyun altında kalan kısım bilinçaltı, su üzerinde kalan kısım bilinçtir. Bu yoruma göre bilinçaltıyla ilgili araştırma ve sentezlerde bulunmuştur. Bilinçaltının rüyalarla açığa çıkacağını savunmuş ve hastalarıyla örneklendirmiştir (Wikipedia).”
“İşte beynimizin yargılar geliştiren kısmına uyumsal bilinçdışı denir ve uyumsal bilinçdışına dayalı karar alma süreçleri üzerinde yapılan çalışmalar, psikolojideki yeni ve önemli alanlardan biridir. Uyumsal bilinçdışı, Sigmund Freud’un tarif ettiği, üzerinde bilinçlice düşünmeyi çok rahatsız edici bulduğumuz istek, hatıra ve fantezilerle dolu bilinçdışı denen o karanlık ve kasvetli yerle karıştırılmamalıdır. Bu yeni uyumsal bilinçdışı fikri, insan olarak yaşamayı sürdürmemiz için gereksinim duyduğumuz pek çok veriyi hızlı ve sessiz bir şekilde işleyen koca bir bilgisayar olarak düşünülür. Sokakta yürürken bir kamyonun size doğru geldiğini birden fark ettiğinizde, bütün seçenekleri düşünecek kadar zamanınız var mıdır? Tabii ki hayır. İnsanoğlunun bir canlı türü olarak bu kadar uzun süredir hayatta kalmayı başarmasının tek yolu, az bilgiye dayanan çok hızlı karar alma kabiliyetine sahip bir süreç geliştirmiş olmasıdır. Psikolog Timothy D. Wilson’ın Strangers to Ourselves (Kendimize Yabancıyız) isimli kitabında da yazdığı gibi, “Akıl, en verimli şekilde, ancak, üst düzey, sofistike düşünceyi bilinçdışına havale ederek çalışabilir; tıpkı modern bir jetin, ‘bilinçli’ insan pilotun hiçbir girdisi olmaksızın, otomatik pilota bağlı olarak çalışabilmesi gibi.” Uyumsal bilinçdışı, dünyayı anlamada, insanları tehlikelere karşı uyarmada, amaçlar koymada ve bunlara göre faaliyete geçmede sofistike ve etkin bir şekilde çalışarak, gayet başarılı bir iş çıkarır.  (Malcolm Gladwell)“S.17
Farkında olsanız da olmasanız da, bu siteyi gezerken aynı şeyi yaptınız muhtemelen. Siteyi anlamak için ne kadar zaman harcadınız? 2 sn mi? Ancak bu kısa zaman dilimi içerisinde sitenin tasarımı, başlığı, adımın size ne çağrıştırdığı, sitenin isminin ne anlama geldiği vs. gibi düşünceler sizde imgeler ve önseziler yumağı oluşturdu. Bu da şimdiye kadar göz atmış olduğunuz bu platforma ait yargılarınızı önemli ölçüde biçimlendirdi.
Bence tabiatımız gereği böylesi hızlı bir kavrayış bizde kuşku uyandırır. Ama zaman zaman her yönden dikkatli ve düşünülerek alınan kararlar kadar da iyi olabilir.
Bu ayakları yere basmayan bir açıklama değil. Nasıl düşündüğümüz hakkında çok temel ipuçları veriyor. Bilinçdışımız çok güçlü bir etkendir. Ama yanılgıya düşebilir. Öyleyse içgüdülerimize ne zaman güvenmemiz gerektiğini ve ondan ne zaman uzak durmamız gerektiğini iyi öğrenmeliyiz. Dünyanın şu anda 20. Yüzyıldan çok farklı olduğunu ve o yüzyıldaki alışkanlıklarımızı unutmamız gerektiğini bilmemiz gerekir. Girişimciliğin Yeni Dünyasını ve bizim bu dünyada ne tür aksiyonlar alabileceğimizi yeniden belirlememiz gerekir.  
Yeni fikirleri bulmak ve gerçek bir girişimci olmak bu nedenle zordur. Çünkü yeniden doğmadan önce mutlaka ölmeniz gerekir (!)  

Can Uludağ
canuludag@gmail.com

8 Şubat 2012 Çarşamba

Crowdfunding-2 (Uzay Mekiğinin Tasarımı)

Uzay Mekiğinin Tasarımı
“ABD’de tren raylarının genişliği 4 feet 8,5 inçtir. Daha tuhaf bir rakam bulamamışlar mı? Enteresan bir nedeni var. Böyle, çünkü İngiltere’nin tren raylarının genişliği de bu şekilde. ABD’nin tren raylarını da İngilizler döşemişler, bildikleri gibi yeni kıtada da bu tuhaf ölçüyü kullanmışlar. İngiltere’de neden böyle? Çünkü tren yollarını at yollarının geçtiği yerlere döşemişler ve iki atlı at arabalarının genişliği ve yerde bıraktığı iz bu şekildeymiş, o yüzden. Peki, at arabalarını kim niye böyle yapmış? Bu Eski Mısır’a kadar uzanıyor ve ilk at arabalarına kadar dayanıyor. “Peki, bunun uzay mekiği ile ne alakası var?” diyenler olmuştur şu ana kadar. Uzay mekiğinin yapıldığı fabrika Utah’da idi. Fırlatma üssü ise Florida’da ve mekiği Utah’dan oraya taşıyabilmek sadece tren yoluyla ve dar tünellerden geçerek mümkün idi. Dolayısıyla uzay mekiğinin tünelden geçmesi gerekiyordu, tren ile taşınması gerekiyordu ve genişliği ancak tren rayları kadar olabiliyordu. Yani insan Eski Mısır’da tasarlanmış bir at arabasının ondan binyıllar sonra tasarlanacak bir uzay mekiği üzerinde olacağını hayal etmiş midir acaba?” S.41
Bu gerçek hikâyeden görüldüğü gibi, nelerin nelere etki edeceğini kestirebilmek gerçekten zor. Dolayısıyla bugün temeli atılacak işlerin yarın tüm ülkeyi hatta tüm insanlığı etkileyebilecek gelişmelere gebe olmaması için hiçbir neden yok. Ama hem ülkemizde hem de dünyada girişimciliği geliştirebilmek için finansal kaynaklara ulaşımdaki sıkıntılara yeni çözümler getirmek gerekiyor. Aralık ayının başlarında 3 gün boyunca katılmış olduğum 2. Küresel Girişimcilik Zirvesi 2011’de de tüm dünyadan gelen konuşmacıların ortak buluştuğu nokta girişimcilere finansman sağlayacak sistemlerin neler olabileceği üzerine oldu. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan “İş fikirlerine destek olacak finans sistemleri geliştirmek gerektiğinin” önemine atıf yaptı. Zirvede girişimci için en büyük sorun olarak “Finans kaynaklarına ulaşım” gösterildi.  Bu noktada kişisel çabalarımı da devam ettiriyorum. Crowdfunding ve başka platformların Türkiye’de ve dünyada katma değeri yüksek projelerin ortaya çıkmasında gerçekten etkili olup olmayacağını araştırıyorum. Yaklaşık 4-5 aydır bu konuda bir platformun kurulabilmesi için hem hukuki konuları hem de teknik boyutları da ayrıca inceliyorum. İlerleyen yazılarımda sizlerle bu konudaki gelişmeleri de paylaşacağım.
Can ULUDAĞ
canuludag@gmail.com

DEĞİŞİM

DEĞİŞİM
Değişim insanların günlük yaşamlarında hissettikleri rahatı bozar. Yaşamımız büyük ölçüde geleceği tahmin gücümüze ve olayların birbirini tekrar etmesinin getirdiği huzura dayalıdır. Farkına varmasak da çoğumuz tarihsel gelişmeleri mevcut yapı ya da zihinsel modellerle açıklar, günlük faaliyetlerimizi bunlara göre oluşturur, gelecekte yapacaklarımızı da bu modellere göre planlarız. John Maynard Keynes’in de söylediği gibi “Zor olan yeni fikirler bulmak değil, eski fikirlerden kurtulabilmektir. Yetiştirilme biçimimiz nedeniyle bu eski fikirler çoğumuzun zihninin her bir köşesine hâkimdir.”

“Piyasalar Çarpışınca,Mohamed El-Erian,Scala Yayıncılık,S.88,Ocak 2009”




LESS SECURE US. AIRPORTS / ABD HAVAALANLARINDA GÜVENLİK PARANOYASI
Too Much Passenger Screening Is Making Airports Less Secure
Ever stricter security measures in place in U.S. airports is making air travel less safe and airports more vulnerable, according to University of Illinois mathematics professor Sheldon H. Jacobson. Too many resources are spent screening passengers who pose little risk, which steals time and money away from identifying real threats.
“A natural tendency, when limited information is available about from where the next threat will come, is to overestimate the overall risk in the system, ” says Jacobson in a press release. “This actually makes the system less secure by over-allocating security resources to those in the system that are low on the risk scale relative to others in the system.”
Jacobson recommends airports work to distinguish high-risk from lower-risk passengers before subjecting every flier (and all that baggage) to zealous screening. More programs like the TSA’s Pre-Check, which expedites screening for eligible passengers by rating their risk against that of entire flying population, would help airports perceive security threats more accurately. His recently published paper also explores scenarios to expose security gaps.
Sources: University of Illinois.
Addressing Passenger Risk Uncertainty for Aviation Security Screening by Adrian J. Lee and Sheldon H. Jacobson, Transportation Science (December 2011)
Hava Alanlarında karşılaşılan yoğun güvenlik taramaları bu yerleri aslında daha az güvenli hale getiriyor.
Illinois Üniversitesi profesörlerinden Sheldon H. Jacobson’a göre ABD hava alanlarında karşılaşılan ve giderek sertleşen güvenlik tedbirleri sadece hava yolunu daha az güvenli hale getirmekle kalmıyor aynı zamanda hava alanlarını da giderek savunmasız kılıyor. Düşük risk içeren yolcuların aranması için gereğinden fazla kaynak ayrıldığını belirten Jacobs, bunun gerçek tehdit algısının tespiti için kullanılması gereken zaman ve paradan çalınarak yapıldığını belirtiyor.
Jacobson bu konuda yapmış olduğu basın açıklamasında “Bir sonraki tehdidin nereden geleceği konusundaki bilgilerimizin sınırlı olduğu durumlarda, genel eğilimin bütün risk algısını olduğundan daha çok abartmaya neden olduğunu” belirtiyor.
Bu duruma karşı Jacobson, her yolcu ve bagajın didik didik aranmasından ziyade yolcuların azdan çoğa doğru bir risk değerlendirmesine tabi tutmasının daha yararlı olacağını öneriyor. Bu konuda Ulaşım Güvenliği Dairesi’nin (Transportation Security Administration) bütün uçan yolcuların risk ortalamasına oranla daha az risk içeren yolcuların hızlı bir ön kontrolden geçirmesine yarayan benzer programlar uygulanabileceğini ve bunların havaalanlarında daha doğru bir güvenlik tehdidi algısı oluşturacağını belirtiyor. Yeni çıkan makalesinde yine güvenlik açıkları konularındaki senaryolara yer veriyor.
Kaynak: University of Illinois.
Addressing Passenger Risk Uncertainty for Aviation Security Screening by Adrian J. Lee and Sheldon H. Jacobson, Transportation Science (December 2011)
Çeviren: Can Uludağ

Steve Jobs

Crowfunding-1

CROWDFUNDING
Crowdfunding kelimesi ingilizce bir kelime olup  “Crowd” ve “Funding” kelimelerinin birleşmesiyle oluşan yeni bir terimdir. Türkçe de henüz güzel bir karşılığı olmamakla birlikte Kitle Fonlaması veya Grup Finansmanı şeklinde tercüme edilebilir.
Crowdfunding’in özünde girişimcinin projesi için finansman sağlama, farkındalık yaratma ve geri bildirim almaya yönelik çok sayıda insanla bir ağ oluşturma (network) mantığı var. Daha geniş bir manada ifade etmek gerekirse, crowdfunding bir amacı olan insan veya grupların internet ortamında sosyal kampanya başlatarak amacını gerçekleştirebilmek için gereken finansmanı bulma çabasıdır. Bu amaç sosyal projelerden kendi şirketini kurmak isteyen girişimcilerin projelerine kadar çok geniş bir yelpazede belirlenebilir. Bu konuda mevcut birçok yabancı site bulunmasına karşın hepsinin hangi tür içerikleri kapsayacağı platformdan platforma çeşitlilik gösteriyor. Bazı platformlar sadece teknoloji odaklı projeleri içerik olarak kabul ederken bazıları hiçbir kısıtlama olmaksızın her türlü yasal projeyi içerik olarak kabul edebiliyor. Bu projeler bir kanser hastasının tedavisi için gereken parayı toplamaktan aklınıza gelebilecek her türlü projenin fonlanmasına kadar uzanabiliyor.
Crowdfunding konusundaki ilk uygulamaların neler olduğunu baktığımızda İngiliz rock grubu Marillion’unun bu konuda ilk öncülerden olduğunu görüyoruz. 1997 yılında Amerika’nın farklı illerinde düzenlemek istedikleri turne için kendi taraftarlarından internet kampanyası yoluyla $60,000 bağış toplamayı bu yolla başarıyorlar. Hatta bu kampanya gruptan bağımsız olarak sadece grubun hayranları tarafından organize edilmiş. Rock gurubu bu yolun ne kadar etkili olduğunu fark ederek daha sonra bu yöntemi yeni yapacakları kayıtların fonlanması ve çeşitli albümlerin pazarlanması için bir finansman yöntemi olarak benimsemeye başladı ve böylece müzik dünyasında crowdfunding denilen finansman bulma yönteminin ilk tohumları da atılmış oldu. Anoraknophobia, Marbles ve Hapiness is the Road bu yolla fonlanan eserlerden sadece bir kaçını oluşturuyor.
Film endüstrisinde ise ilk uygulama 2004 yılında Fransız girişimci ve prodüktör Guillaume Colboc ve Benjamin Pommeraud’un Demain la Veille (Waiting for Yesterday) adlı filmlerini fonlamak için internet üzerinde bir bağış kampanyası başlatmasıyla ortaya çıktı. Bu yolla 3 hafta içerisinde 50,000$’dan fazla finansman bularak filmin çekimlerine başladılar ve crowdfunding’in etkisini bir kere daha dünyaya hatırlatmış oldular.
Bütün bu süreç içerisinde sistemin ne kadar etkili olduğunu gören girişimciler bu yöntemin dünyadaki birçok soruna çözüm olabileceği ümidiyle farklı uygulamalar geliştirdiler. 2005 yılında Matt Flannery and Jessica Jackley dünyanın ilk p2p (person-to-person) miktofinansman sağlama yani borç verme platformu olan http://www.kiva.org/’u kurdu. Bu platform aracılığıyla geri kalmış ülkelerdeki yardıma muhtaç insanlar projelerini başka insanlara anlatarak herkesten en az 25’er dolar topluyor ve projesini gerçekleştirerek kazandığı paralarla da yine bu paraları faizsiz olarak geri ödüyor. Kiva.org’un bu yöntemle 61 ülkede 650,000 kişiden 263,000,000$ toplamayı başararak bir rekora imza atması, bir milyondan fazla kullanıcıya sahip olması ve %98.93’lük geri ödeme oranı crowdfunding’in iyi niyetlerle kullanıldığı zaman ne kadar büyük işler yapabildiğinin de güzel örneklerindendir.
Kısacası Crowdfunding bir takım oyunudur. Kendi içerisinde giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur. Yakınlarına, onların yakınlarına, sosyal medya liderlerine ve diğer kişilere ulaşmayı gerektirir. Ağdaki insanların küçük desteklerinin bir araya gelmesiyle büyük bir etki yaratma ve momentum oluşturma arzusu vardır. Bir ticaret şeklidir; finansal destek bulmak için ürün veya hizmet sağlanan bir yardım şekli değil.
Daha sonraki yazılarımızda bu konuya daha çok yer verecek, aynı zamanda başka ilginç konuları da sizlerle paylaşıyor olacağım.
Can Uludağ